Kendimi bildim bileli uçağa binmeyi, gökyüzünde olmayı çok istemişimdir. İlk defa iki sene önce Kayseri’ye gitmek için uçağa bindiğimde bu isteğimin ne kadar doğru olduğunu, gökyüzünde olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu anladım. Bunu tekrarlamak için de hep bir fırsat çıksın diye bekledim. Bu sene kuzenimin düğünü sayesinde yeniden uçağa binme fırsatım oldu ve 19 Haziran'da yine Kayseri’ye gittim. Geçen gidişimde uçakta fotoğraf çekemediğime, yasak zannedip makineyi çıkarmaya cesaret edemediğime çok üzülmüştüm. Bu sefer ne yapıp edip fotoğraf çekeceğim dedim ve (yasak olduğunu zannetmememe rağmen) fotoğraf çekmeye başladım. Ben çekerken birisi gelip beni uyaracak “çekmek yasak” diyecek zannediyordum ama kimse gelmedi :) yasak olmadığını da böylece anlamış oldum. Sabiha Gökçen’den havalanırken, daha uçağın ışıkları sönmeden (hani şu herkesin korkup koltuğuna yapıştığı kalkış anında) hemen kaptım makinemi ve gün batımının, uçağın kanadı ile bütünleşmiş mükemmelliğini birkaç kare ile ölümsüzleştirdim. Camdaki yansımanın ve ışık yetersizliğinin vermiş olduğu görüntü bozukluklarını saymazsak bence güzel bir fotoğraf oldu. Kayseri’ye vardığımızda çektiğim fotoğrafların etkisindeydim hala. Dönüş için, yeni ve daha güzel kareler yakalayabilmek için sabırsızlanıyordum. Uçağa binmek için hava limanına gittiğimizde bizi bir sürpriz bekliyordu. Göğü delercesine yağan yağmur ve her yeri parçalayacakmış etkisi yaratan gök gürültüsü… Önce bütün evreni aydınlatacak güçte bir ışık patlaması görünüyor, ardından da gökyüzünün korkunç parçalanış sesleri geliyordu. Işık gözleri kör edebilir, ses kulakları sağır yapabilirdi. Eşyalarımızı bagaja verdikten sonra uçağın 1 saat rötarlı geleceğinin anonsunu yaptılar. Daha da şiddetlenen fırtınadan ve göğün sanki yere inecekmiş gibi parçalanış seslerinden, giriş kapısının üzerinde duran, otomatik kapıyı çalıştıran kocaman şey (adı her neyse) birden yere düşü verdi. O an bu hava koşullarında gökyüzünde olmak istemediğimi fark ettim. Göğün parçalanmasından ya da fırtınadan korktuğumdan değil, tamamen yıldırımların içerisine bile bile girmek aptallığını yapmamak için ve İstanbul’a dönmek istemediğim, Kayseri’de kalıp kuzenlerle biraz daha vakit geçirmek istediğim için o uçağa binmek istemedim. Ama yapacak bir şey yoktu, ertesi gün maalesef iş vardı ve o uçağa binmek zorundaydım. Uçak 1 saatten daha fazla rötar yaptı. Uçak gelene kadar da yağmur ve gök gürültüsü durdu. Zaten uçak hava alanına iniş yapabilmek için yağmurun durmasını, havada turlayarak beklemiş. Uçağa binmemize az bir süre kala yağmur durmuşken, pistin bir iki kare fotoğrafını çektim. Onları çekmek için maalesef daha önce çektiğim birkaç fotoğrafı silmek zorunda kaldım çünkü hafıza kartım dolmuştu. Uçağa bindiğimde yağmur durduğu için rahatlamıştım. Cam kenarında oturamadığım için fotoğraf çekme hayallerim suya düşmüştü. Uçak havalandıktan 5 dakika sonra dışarıya bakmak için kafamı sağ tarafa doğru çevirdiğimde hemen yanı başımda, gözümün hizasında bir yıldırım çaktığını gördüm. O an fotoğraf çekmenin insanı nasıl korkusuzlaştırdığını, nasıl bir psikopata dönüştürdüğünü fark ettim, çünkü o an düşündüğüm tek şey o yıldırımın fotoğrafını çekebilmek oldu. Cam kenarında oturan kızı yerinden kaldırıp, makinemle yıldırımın bir daha düşmesini beklemek, bile bile yıldırımların içine dalma aptallığını yapmak istedim delice. Kayseri’de geçirdiğim 4 gün boyunca deli gibi fotoğraf çekmeseydim, 8 GB’lık hafıza kartında yerim kalmış olsaydı o kızı yerinden kaldırabilirdim :)
Fotoğraf çekmek insanı gerçekten çok değiştiriyormuş. Gördüğünüz ama bakmadığınız şeylere daha dikkatli bakmaya başlıyormuşsunuz. Korkularınızı bir kenara atıp o anı ölümsüzleştirmek derdine düşüyormuşsunuz.
Böcekleri sevmememe, onlardan iğrenmeme rağmen fotoğraf çekmek aşkı yüzünden onları incelemeye, fotoğraflarını çekmeye başladım. Eskiden olsa bahçede yemek yerken soframa düşen bir tırtılı elimin tersi ile masadan fırlatıp atardım ama artık o tırtıla farklı bir gözle baktığımı fark ettim. Fotoğraf çekmek amacıyla baktığımdan o tırtılın güzel dokusunu, renklerini, tüylerini ve yüzündeki gülümsemeyi keşfettim. Bulduğum ilk kutuya bir parça yeşillik ile birlikte koyup eve götürdüm, sonra da makro fotoğraflarını çektim :) Işık yetersizliği ve tırtılın hareketliliğinden dolayı istediğim, hayal ettiğim kadar güzel fotoğraflar çekemedim ama tırtıla da daha fazla eziyet etmek istemedim ve bahçeye bıraktım gitti :)
Dün akşam da evde bulduğum bir akrebi parçalamadan öldürdükten sonra bir kutuya koydum, akşam eve gider gitmez de onun fotoğraflarını çekeceğim. Haa bir de Kayseri’de çekmiş olduğum bir yengeç var. Aşağıda fotoğraflarını bulabilirsiniz.
Fotoğraf insanı korkusuz, psikopat, iğrenç bir şey yapıyormuş ama ben bu iğrençlikten memnunum :) :) :) Fotoğraf çekmeye bayılıyorum. Çekecek güzel bir şey bulduğumdaki heyecanımı, onu nasıl çekeceğimi hayal ederken ve o fotoğrafı çekerkenki heyecanımı ve mutluğumu tarif bile edemem. Herkese tavsiye ederim, şiddetle…
FOTOĞRAFLARIN GERÇEK BOYUTLARI İÇİN MUTLAKA ÜZERLERİNE TIKLAYIN...










Hiç yorum yok:
Yorum Gönder