7 Aralık 2009 Pazartesi

YAZAMADIĞIM YAZILARIM

Yazılarım vardı bir zamanlar, kendimi ıssız hissettiğimde bir liman gibi sığındığım yazılarım…

Sessizliğin üzerime çöreklendiği vakitlerde kendimi anlatabildiğim, içimi dökebildiğim bir dost gibiydiler. Dilimden uçup giden kelimelerim gibi, terk edip giden her dost gibi, onlar da terk etti zamanla beni. …

Konuşmak, anlatmak, haykırmak istediğim zamanlar oldu, duygularımı içime gömdüğüm zamanlar… Konuşamamanın verdiği dayanılmaz acıyı hafifletmek için yazmak istediğim ama yazamadığım zamanlar…

Artık ne kelimelerim vardı dilimden dökülebilen ne de cümlelerim kağıdımda can bulabilen.

Eskiden yazdığım yazılarımı çıkartıp kuytu köşelerden, özlemle okuyordum. Konuşamasam da artık, yazamasam da onlar yine de anlatabiliyordu bazı şeyleri. Anlatabildiği için de bir dostuma vermiştim onları, okusun, sessizliğimi, kimsesizliğimi anlasın diye. Çok güzel bir mesajla cevap vermişti; “Derdin derdim olsun, savaşın savaşım… İstersen gel beraber susalım ama bırak mutsuzluk kanlı gözyaşlarıyla kaleminde kalsın biz mutlu olalım. Ben seni sessizliğinle sevdim.” Güç almıştım bu yazdıklarından, dostluğundan... Tüm mutsuzlukları yazılarımda bırakıp onunla mutlu olmak için savaştım, savaştım, savaştım… Ama sonra sesim gibi, yazılarım gibi onu da kaybettim.

Sessizliğim artık ebedidir, kimsesizliğim gibi…

Yazamadığım zamanlar ise olmamalı artık. Mutsuzluk, kanlı gözyaşlarıyla yüreğime aktığı gibi kalemime de akmalı. Öleceksem, içimde biriken acı kandan değil, dışıma akıtabildiğim kan kaybından ölmeliyim…

GÜLCAN YAĞMUR
27 EKİM 2009 / 22.00



Ve sessizliğimi, kimsesizliğimi anlasın diye Dost’a verdiğim yazıların bir kısmı…


Kendimde değilim yine bugün,

Benliğimi kaybettim.

Kelimelerim uçtu gitti yıllarım gibi.

Sözüm sesimdi,

Sesim benliğim.

Sözsüzüm, sessizim.

Artık ben, ben değilim.

                                      17.09.2006 / 16.10



Aynalarda kaybettim kendimi,

Gülüşlerimi astım şehrin en kuytu yalnızlığına.

Hep “siz” oldum,

Sizinle oldum.

Siz hiç “ben” olmadınız,

Benimle olmadınız.

                                      13.10.2006 / 15.40



Kendi içime anlatır oldum duygularımı.

Yakında mimiklerim de kaybolacak.

                                      23.10.2006 / 21.42





Sesimi kaybettim,

Mimiklerim el değiştirdi.

Ben; bir başkası şimdi.

Aynadaki suretim ağlar,

Nerede kendi sesi, kendi rengi.

                                       23.10.2006 / 21.46



Yazılar ve Çizim: GÜLCAN YAĞMUR

...

5 Kasım 2009 Perşembe

SUSMAK



Anlam aradıkça anlamsızlaşıyor her şey, görmeye çalıştıkça kayboluyor. Duymak istiyorsun, yalnızca gerçekleri duymak; yalan gelip tüm gerçekleri esir alıyor. Sevmek istiyorsun, gönlünce sevmek, sevilmek, “bir” olmak; yalnızlık gelip başucuna çörekleniyor.
Haykırmak istiyorsun dünyaya gördüklerini, duyduklarını; dünya kulak tıkıyor.

Sonra susuyorsun. “nasılsa dinlemiyorlar” diyerek çaresizce susuyorsun. Kimse sustuğunun farkına bile varmıyor. Sen biliyorsun sustuğunu, sen duyuyorsun içinde çığlık atan benliğinin sesini, yeniden “var olmak” istiyor, duyuyorsun ama elinden bir şey gelmiyor. Susmanı istiyorlar, susuyorsun.


Derken biri çıkıveriyor karşına; seni dinleyen, anlayan biri. Suskunluğunu yenmende, yeniden “var olabilmende” sana yardımcı olan biri. “Susma” diyor, “konuş “ ve sen konuşmayı yeni öğrenmiş bir bebek gibi ürkek, korkak, tedirgin bir halde konuşmaya başlıyorsun. Belki söylediklerinin bir anlamı yok, belki de var. Karşındaki bunu umursamıyor bile, çünkü onun için ağzından çıkan her kelime değerli, her kelime anlamlı. Çünkü seni gerçekten seviyor. Biliyor, hissediyorsun. Sonra fark ediyorsun, konuştuklarının sen konuştuğun için değil, o dinlediği için sana da anlamlı, değerli geldiğini ve her şeyi ona, yalnızca ona anlatmaya başlıyorsun. Hayatında vazgeçilmez bir tahta kuruluyor, kalbinin en derinlerine işliyor sevgisini. Hayatından hiç çıkmasın  istiyorsun. Derken bir gün kahroluyor kulakların. Hiç beklemediğin bir anda, hiç beklemediğin suçlamalar, iftiralar, hakaretler çalıyor kapını. Yılların biriktirdikleriyle gelen suskunluğundan sonra bu karşılaştıkların, yılların biriktirdiklerinden de ağır geliyor ve sen yine susuyorsun. Susuyorsun çünkü yine kimse söylediklerini dinlemiyor. Dinliyormuş gibi görünüp, dinlemeden, kafalarında yarattıkları dünyada sıkışıp kalıyorlar. Dinlemedikleri için anlayamıyorlar da. Anlamayacakları şeyleri anlatmak, anlatmakta ve anlamalarını istemekte ısrar etmek kavga ve kalp kırıklığından başka bir şey getirmeyecek biliyorsun. Saygıyı kaybetmemek için susuyorsun yine. Susmazsan, yarın öbür gün karşılarına çıkmaya yüzün olmaz, susmazsan, kavga ayrılık getirir. Ayrılık korkudur, en büyük korku… Susmanın altında yatan asıl sebeptir kaybetme korkusu…

Kaybetmemek için sustuğunda işlerin daha da kötüye gideceğini hiç düşünmemişsindir. Seni sessizliğinle seven o kalbindeki tahtın sahibi, sessiz kaldığın için seni terk ettiğinde anlarsın sessizliğin bedelinin ne kadar ağır olduğunu. Konuşmak istesen de artık zaman çok geçtir. Ne o zaman konuşabilirsin artık ne de bir başka zaman.

Suskunluk başladı mı bir daha hiç bitmez.

O, bitirebilmişti suskunluğunu, bir tek o. Bilirsin ki ya o gelinceye kadar susarsın, ya da sonsuza kadar.

 GÜLCAN YAĞMUR
21 EKİM 2009 / 20.30


Sevmek acıdır,

Susmak daha beter bir acı.

Konuşmak özlemdir artık.

Sevgiliye duyulan hasret gibi,

“Gelse” dersin sesim,

“Gelse de yeniden söyleyebilsem sevdiğimi…”

               GÜLCAN YAĞMUR / 26 EKİM 2009 / 21.40



İnsanın tek başına bir değeri yoktur, insanı değerli kılan dostlarıdır.
En çok dostu olanın değil, en çok “dost” olabilenin fazladır değeri.

GÜLCAN YAĞMUR 
28 EKİM 2009 / 22.06



Dostluğu kaybeden, insanlığı bulamaz.

GÜLCAN YAĞMUR / 04 KASIM 2009 / 22.00

 
...

13 Ekim 2009 Salı

UÇURTMA AVCISI

Bu aralar msn ismi olarak “Uçurtma Avcısı” nı kullanıyorum çünkü ben de bir Uçurtma Avcısıyım. Hiç uçuramadığımız uçurtmamızı, bir gün uçurabilmek için, zamanı kovalayan bir Avcı.
Senin için, bin tane de olsa yakalarım Dostum” diyen bir avcı, bir başka deyişle Hasan...

“Uçurtma Avcısı” Hasanla Emir Ağa’nın ölümsüz dostluğu üzerine yazılmış, son zamanlarda okuduğum en güzel kitap. Beni derinden etkileyen, okurken gözyaşlarıma hakim olamadığım bir kitap.

Uçurtma Avcısı’nda herkesin kendini görmesi mümkün.
Kimi Hasan olur, Dostu uğruna ölür, kimi Emir Ağa olur, Dostuna derinden derine acı çektirir. Kimisi çocuğuna destek olmak yerine onu bir kenara iter, kimi çocukta onu iten ailesine yaranmak için Dostunu feda eder. Kimisi, savaşın içinde büyür; kimisi savaşı, içinde yaşar. Bir yanda silahlar patlarken, bir yanda Dostluk ölmemek için direnir.

Kendinizi Emir Ağa’da bulduğunuzda; Dostunuzun kıymetini bilmediğiniz, onu kendi ellerinizle ateşlere attığınız için; içiniz acıyacak, ağlayacaksınız.
Kendinizi Hasan’da bulduğunuzda (ki en zoru ve en acı vericisidir Hasan olmak); Dostunuz tarafından aşağılandığınız, sizi; bile bile ateşe attığının, ailesine yaranmak için hakkınızda yalanlar söylediğinin farkında olduğunuz halde sustuğunuz, onun için birçok acıya katlandığınız ve her şeye rağmen onu sevmeye, korumaya devam ettiğiniz, ondan vazgeçemediğiniz, son nefesinizde bile adını dudaklarınızdan eksik etmeyeceğinizi bildiğiniz için, kendinizi hiç bu kadar aciz hissetmediğiniz için; içiniz acıyacak, ağlayacaksınız.

“Senin için bin tane de olsa yakalarım Emir Ağa” diyen Hasan’ın sessiz çığlıkları kulaklarınızdan; katlandığı o acı sahnenin görüntüleri gözlerinizin önünden ve yaşanan Dostluk, yüreğinizden uzun bir süre gitmeyecek.

Kendinizi bulmak, kendinizden bile sakladığınız gerçekleri ortaya çıkartmak, Hasan mı yoksa Emir Ağa mı olduğunuzu görebilmek, hayatınızdaki gerçek Hasan’ları görmek ve onlarla yüzleşebilmek için, hiç zaman kaybetmeden bu kitabı okumalısınız. Tabi kim olduğunuzu görmeye cesaretiniz varsa...

Eğer, Emir Ağa iseniz, Unutmayın ki; ”Yeniden iyi biri olmak mümkün.” (*)

(*): Alıntıdır; Kitapta sık sık karşılaşacağınız bir cümle.


29 Ağustos 2009 Cumartesi

KORKU

“Fotoğraf Aşkı” adlı bir önceki yazımda fotoğrafın, insanı korkusuz, psikopat biri haline getirdiğini yazmıştım, oysaki ben daha önce de korkusuz ve psikopattım, fotoğrafla da bu korkusuzluğumun sınırlarını geliştirdim sanırım. Hiçbir şeyden korkmayan bir psikopat olduğumu ilk kez, bir arkadaşımın beni hamakta hızla sallarken söylediği şu cümlelerle fark etmiştim;
- “Allah’ım yarabbi ya! domuz çıksa domuzdan korkmazsın. Ben olsam ölürüm, ağlarım şurada herhalde.
Sen korkmuyorsun, sinir oluyorum, niye korkmuyorsun anlamadım ki? Manyaksın, psikopatın tekisin.”
Aynı arkadaşım köpekten korkmayışımı da yine şu cümlelerle ifade etmişti;
-“Tepki vermiyorsun, sadece yüzünde mimiklerin. İnsan bir ses çıkarır, ne oluyor falan der, yok! gıkın çıkmıyor.”

Evet, ilk o zaman fark etmiştim hiçbir şeyden korkmayışımı. Çünkü o an tek korkum vardı. Şimdiki korkumun aynısı, her zamanki ve tek korkum... Keşke hiç böyle bir korkum olmasaydı, keşke ben de çoğu insanın korktuğu şeylerden korkabilseydim. Uçmaktan korksaydım, köpekten, karanlıktan, sessizlikten korksaydım mesela. Yanıma sessizce yaklaşıp sonra birden konuşmaya başlayan birisinden ya da… O zaman bu kadar acımazdı içim, bu kadar uzun sürmezdi korkularımın etkisi. Köpek yanımdan geçtiğinde en fazla 5 dakika heyecanlanırdım, en fazla 5 dakika kalbim hızlı hızlı çarpardı. Uçaktan en fazla inene kadar korkardım ve bir daha binene kadar... Oysa benim korkum hiçbir zaman bu kadar kısa sürmedi ve biliyorum ki sürmeyecek. Korkum hep başıma geldi ve biliyorum ki hep de gelecek.
Korktuğum için yaptım birçok yanlışı. Korktuğum için alttan aldım, korktuğum için “hayır” diyemedim, sesimi yükseltemedim. Yaklaşamadım korktuğum için, konuşamadım, dokunamadım, sevemedim… En kötüsü de sustum, hep sustum. Korkmasaydım susmazdım bu kadar, korkmasaydım…
Ah keşke bu kadar korkmasaydım kaybetmekten sevdiklerimi…
Savaşmaktan korkmadım Kaybetmekten Korktuğum kadar ve Kaybetmekten Korktuğum için Kaybettim Sevdiklerimi, Kaybettim Savaşı…

Yine aynı arkadaşım hamakta beni sallarken kızmıştı bana, kameranın kayıt düğmesine bastığım için.
-“Ya Allah Allah, sen keyfine baksana, tüküreyim çekimine be. Çekimi mekimi, hep ileriyi düşünme artık, şu anın keyfini çıkart” demişti.
O an korktuğumu biliyordum ve bu korku yüzünden onu kaybedeceğimi de… Şimdi, iyi ki basmışım o kameranın düğmesine diyorum, en azından onu böyle yanımda hissediyorum ama keşke o gün deli gibi sallanmaktan ya da arkamızdan gelen köpekten onun kadar korksaydım da “onu kaybetme korkusu yüzünden” “onu”, kaybetmeseydim. KEŞKE…


Şimdi herkes gibi korkular edinmeye çalışıyorum kendime. KEŞKE dememek için.


14 TEMMUZ 2009 12.15
...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

FOTOĞRAF AŞKI

Kendimi bildim bileli uçağa binmeyi, gökyüzünde olmayı çok istemişimdir. İlk defa iki sene önce Kayseri’ye gitmek için uçağa bindiğimde bu isteğimin ne kadar doğru olduğunu, gökyüzünde olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu anladım. Bunu tekrarlamak için de hep bir fırsat çıksın diye bekledim. Bu sene kuzenimin düğünü sayesinde yeniden uçağa binme fırsatım oldu ve 19 Haziran'da yine Kayseri’ye gittim. Geçen gidişimde uçakta fotoğraf çekemediğime, yasak zannedip makineyi çıkarmaya cesaret edemediğime çok üzülmüştüm. Bu sefer ne yapıp edip fotoğraf çekeceğim dedim ve (yasak olduğunu zannetmememe rağmen) fotoğraf çekmeye başladım. Ben çekerken birisi gelip beni uyaracak “çekmek yasak” diyecek zannediyordum ama kimse gelmedi :) yasak olmadığını da böylece anlamış oldum. Sabiha Gökçen’den havalanırken, daha uçağın ışıkları sönmeden (hani şu herkesin korkup koltuğuna yapıştığı kalkış anında) hemen kaptım makinemi ve gün batımının, uçağın kanadı ile bütünleşmiş mükemmelliğini birkaç kare ile ölümsüzleştirdim. Camdaki yansımanın ve ışık yetersizliğinin vermiş olduğu görüntü bozukluklarını saymazsak bence güzel bir fotoğraf oldu. Kayseri’ye vardığımızda çektiğim fotoğrafların etkisindeydim hala. Dönüş için, yeni ve daha güzel kareler yakalayabilmek için sabırsızlanıyordum. Uçağa binmek için hava limanına gittiğimizde bizi bir sürpriz bekliyordu. Göğü delercesine yağan yağmur ve her yeri parçalayacakmış etkisi yaratan gök gürültüsü… Önce bütün evreni aydınlatacak güçte bir ışık patlaması görünüyor, ardından da gökyüzünün korkunç parçalanış sesleri geliyordu. Işık gözleri kör edebilir, ses kulakları sağır yapabilirdi. Eşyalarımızı bagaja verdikten sonra uçağın 1 saat rötarlı geleceğinin anonsunu yaptılar. Daha da şiddetlenen fırtınadan ve göğün sanki yere inecekmiş gibi parçalanış seslerinden, giriş kapısının üzerinde duran, otomatik kapıyı çalıştıran kocaman şey (adı her neyse) birden yere düşü verdi. O an bu hava koşullarında gökyüzünde olmak istemediğimi fark ettim. Göğün parçalanmasından ya da fırtınadan korktuğumdan değil, tamamen yıldırımların içerisine bile bile girmek aptallığını yapmamak için ve İstanbul’a dönmek istemediğim, Kayseri’de kalıp kuzenlerle biraz daha vakit geçirmek istediğim için o uçağa binmek istemedim. Ama yapacak bir şey yoktu, ertesi gün maalesef iş vardı ve o uçağa binmek zorundaydım. Uçak 1 saatten daha fazla rötar yaptı. Uçak gelene kadar da yağmur ve gök gürültüsü durdu. Zaten uçak hava alanına iniş yapabilmek için yağmurun durmasını, havada turlayarak beklemiş. Uçağa binmemize az bir süre kala yağmur durmuşken, pistin bir iki kare fotoğrafını çektim. Onları çekmek için maalesef daha önce çektiğim birkaç fotoğrafı silmek zorunda kaldım çünkü hafıza kartım dolmuştu. Uçağa bindiğimde yağmur durduğu için rahatlamıştım. Cam kenarında oturamadığım için fotoğraf çekme hayallerim suya düşmüştü. Uçak havalandıktan 5 dakika sonra dışarıya bakmak için kafamı sağ tarafa doğru çevirdiğimde hemen yanı başımda, gözümün hizasında bir yıldırım çaktığını gördüm. O an fotoğraf çekmenin insanı nasıl korkusuzlaştırdığını, nasıl bir psikopata dönüştürdüğünü fark ettim, çünkü o an düşündüğüm tek şey o yıldırımın fotoğrafını çekebilmek oldu. Cam kenarında oturan kızı yerinden kaldırıp, makinemle yıldırımın bir daha düşmesini beklemek, bile bile yıldırımların içine dalma aptallığını yapmak istedim delice. Kayseri’de geçirdiğim 4 gün boyunca deli gibi fotoğraf çekmeseydim, 8 GB’lık hafıza kartında yerim kalmış olsaydı o kızı yerinden kaldırabilirdim :)
Fotoğraf çekmek insanı gerçekten çok değiştiriyormuş. Gördüğünüz ama bakmadığınız şeylere daha dikkatli bakmaya başlıyormuşsunuz. Korkularınızı bir kenara atıp o anı ölümsüzleştirmek derdine düşüyormuşsunuz.
Böcekleri sevmememe, onlardan iğrenmeme rağmen fotoğraf çekmek aşkı yüzünden onları incelemeye, fotoğraflarını çekmeye başladım. Eskiden olsa bahçede yemek yerken soframa düşen bir tırtılı elimin tersi ile masadan fırlatıp atardım ama artık o tırtıla farklı bir gözle baktığımı fark ettim. Fotoğraf çekmek amacıyla baktığımdan o tırtılın güzel dokusunu, renklerini, tüylerini ve yüzündeki gülümsemeyi keşfettim. Bulduğum ilk kutuya bir parça yeşillik ile birlikte koyup eve götürdüm, sonra da makro fotoğraflarını çektim :) Işık yetersizliği ve tırtılın hareketliliğinden dolayı istediğim, hayal ettiğim kadar güzel fotoğraflar çekemedim ama tırtıla da daha fazla eziyet etmek istemedim ve bahçeye bıraktım gitti :)
Dün akşam da evde bulduğum bir akrebi parçalamadan öldürdükten sonra bir kutuya koydum, akşam eve gider gitmez de onun fotoğraflarını çekeceğim. Haa bir de Kayseri’de çekmiş olduğum bir yengeç var. Aşağıda fotoğraflarını bulabilirsiniz.

Fotoğraf insanı korkusuz, psikopat, iğrenç bir şey yapıyormuş ama ben bu iğrençlikten memnunum :) :) :) Fotoğraf çekmeye bayılıyorum. Çekecek güzel bir şey bulduğumdaki heyecanımı, onu nasıl çekeceğimi hayal ederken ve o fotoğrafı çekerkenki heyecanımı ve mutluğumu tarif bile edemem. Herkese tavsiye ederim, şiddetle…

FOTOĞRAFLARIN GERÇEK BOYUTLARI İÇİN MUTLAKA ÜZERLERİNE TIKLAYIN...





2 Temmuz 2009 Perşembe

KADIN ERKEK İLİŞKİLERİ

Geçenlerde arkadaşlarımdan biri (erkek) Can Yücel’in bir yazısını gönderdi. Can Yücel’in yazılarını çok beğenmeme rağmen bu sefer bu yazı beni biraz kızdırdı. Kadınları suçlarcasına yazılmış olarak gördüğüm bu yazıya ve bu yazıyı göndererek bu düşünceyi savunan arkadaşıma verecek cevabım vardı ve başladım yazmaya…

Öncelikle Can Yücel’in yazısını ve ardından da benim Can Yücel’in yazısı kadar gerçekleri yansıtan bu yazımı sizlerle de paylaşmak istiyorum.
Değerli yorumlarınızı bekliyorum.
Kadın, erkek konularında sonuna kadar tartışırım :D


CAN YÜCELCE…

Her gün kim bilir kaç kadın görüyorum...
Sokakta, vapurda, okulda, kuaförde, orada, burada...

Ama olmuyor hanımlar, olmuyor!

Kadınlar kadınlığı unutalı daha kaç on yıl oldu ki?

Solaryuma girmeye, çıplak gezmeye, kariyer hırsıyla yüzlerini buruşturmaya başlayalı kaç on yıl oldu?
Çevremde gördüğüm kadınlardan bazılarının birtakım özelliklerini seçtim.
Bunlara, dizilerdeki, filmlerdeki, romanlardaki kadınların hoşuma giden özelliklerini ekledim.

Gözlerimi kapadım, Osmanlı zamanından kalma, hani şu afet-i devran denen kadınları düşündüm.

O nasıl bir cazibedir ki, peçelerin ardından bile erkekleri aşık eder.
Bir Fransız kadınının zarafetini düşündüm sonra, bir İspanyol kadınının ateşini ve bir Türk köylü kızının tazeliğini.

Kadının güle benzemesi gerektiğine karar verdim sonunda.

Kadının hası güle benzer. Rengiyle, kokusuyla, dikeniyle.

Açın televizyonu, bir tane gül görüyor musunuz?
Kadının hası yumuşak başlı olmaz, ama ağırbaşlı ve sıcak olur.
Ağırbaşlılıktan kastım, sıkıcılık değil elbet.

Şımarıklığın da hakkını verir.
Ağırbaşlı tebessümleri olur bir de.

Kadın yüzü dediğin mahkeme duvarına benzemeyecek.

Bu tebessümler sevgidir. Yumuşacık bir sevgi olur kadın yüreğinde.

Kim olursa olsun, ne yaşamış olursa olsun.
Erkeğini dizine yatırıp saçlarını okşamayı bilir gerçek bir kadın.

Kadının hası nerede, nasıl davranacağını bilir.

İnsanların içinde kapris yapmaz, hır çıkarmaz; ama gerçek bir Osmanlı kadını gibi, adabıyla, raconuyla istediğini alır.

Dırdır etmez. Çok konuşup, baskı yapıp erkeği bezdirmez.

Yüz göz olmaz kadının hası.

Bazen öyle bir bakar ki, hele bir de bazen öyle bir susar ki, bin tümceye bedeldir bu bakmalarla susmalar.

Bu kadın üzülmeyi de bilir, ağlamayı da, kızmayı da.

Ama üzmemek lazım, ayrıca kızdırmaya da gelmez.
Gerçek bir kadın ezik durmaz. Kambur yürümez, dimdik durur.

Kendine saygısı, güveni vardır.

Erkeğine can yoldaşı olur, destek olur, onu dinlemeyi bilir.
Bazen utangaç olur, bazen ürkek.

Soğuktan ya da yalnızlıktan korkabilir kadın.

Aptal olmaz gerçek bir kadın. Bön bön bakmaz adamların suratına.
Hülyalı bakışları da olsa, zihni uyanık olur.
Hüznü, gökten deli deli yağan yağmur gibi olur, saçlarından akar.
Neşesi ise öyle renkli, öyle dağınık; saçları savrulur.

Kahkahaları vardır bu kadının, çın çın eder odaların duvarlarında.
Sesi güzel olur kadının, biraz buğulu... arada bir pencereye yaslar başını, sokağa dalıp gider, bir şarkı söyler.
Olgunluğuyla şaşırtır erkeği.

Bazen de öyle çocuk olur, öyle sağlam saçmalar ki, yine, yine şaşırtır onu.
Sıkmaz kadın, bunaltmaz, yaşa yaşa bitmez.

Huzur verir varlığıyla.
İçmesini de bilir kadının hası.
Bazı akşamlar anason kokulu tüter sofrasının sıcağı.

İçli bir türkü dinler bazen, üşür, sırtına hırkasını alır.

Konuşurken insanın yüzüne bakar kadın.

Kibirli olmaz. Kültürsüz olmaz. Bomboş olmaz kafası.

Dünyanın, ülkenin olaylarını bilir, anlar, söyleyecek sözü vardır.

Kişiliklidir. Beceriklidir.

Tırnağı kırılınca üzülür, üzülür işte, profesör de olsa, sultan da olsa, boksör de olsa üzülür.
Gerçek bir kadın hiçbir zaman reklam panolarındaki kızlara benzemez.
Etini teşhir etmez. Fosforlu bir taş gibiliği yoktur onun, loş bir cazibesi vardır.

Albenisi metrelerce öteden çarpar adamı.

Ne kadar örtüneceğini, ne kadar açılacağını, yerine ve zamanına göre bilir.
Gerçek bir kadın Paris podyumlarında yürüyen, 17. yüzyılın vebalı kadınları gibi mankenlere benzemez.

Uzun saçları vardır kadının. Yumuşak olur, güzel kokar.

Kadının hası saçlarını ne zaman toplayacağını, ne zaman salacağını bilir.

Kadına yaraşmaz soğukluk.
Gerçek bir kadın göbek atmayı, gerdan kırmayı, iyi becerir; ama öyle her yerde masaların üstüne çıkıp oynamaz.

Havasında oldu mu, bir oynadı mı, herkes onu izler.
Kadın korunmayı sever, ama korunmaya muhtaç olmaz.

Erkekler korumayı severler, ama yine de güçsüz, zavallı kadınlardan hoşlanmazlar.

Güçlü kadından ise çekinirler, ona yanaşamazlar.

Kadının hası bu dengeyi kurmayı bilir; gücünü erkeğin gözüne gözüne sokmaz.
Has kadına naz da yakışır, kapris de.

Öyle tatlı, öyle kıvamlı naz eder ki, onun nazını erkek zevkle çeker.

Gerçek bir kadın şiir gibi olur, mey gibi olur, ömür gibi olur...

CAN YÜCEL



BENCE…

Evet; dik durmalıdır kadın, ağırbaşlı olmalı, nerede nasıl davranacağını bilmelidir, aptal olmamalı, karşısındakine huzur vermelidir.

Ama… ( burada uzunca bir ama var...)



"Kadınlar kadınlığı unutalı daha kaç on yıl oldu ki?" demiş Can Yücel, sebebinin hemcinsleri olduğunu unutarak…

Osmanlı kadınlarının tarihe karıştığı gibi, Osmanlı erkekleri de yok artık. Onları tarihe kim bilir “kaç on yıl” öncesindeki erkekler karıştırdı. Nerde o; kadınına nazik davranan, onu incitmeyen, dövmeyen, aşağılamayan, hep üzerine titreyen, ona kol kanat geren Osmanlı erkekleri...

Erkekler zevklerine bu kadar düşkün hale gelmeseydi, hırslarına, öfkelerine bu kadar yenik düşmeselerdi, yaşadıkları her stresi kadınların üzerlerinde atmaya çalışmasalardı, onların değerini gerçekten bilebilselerdi, şimdiki kadınlar da oluşmazdı toplumda.

Erkekler kendi gönüllerini eğlendirecekleri kadınlar istedikleri için, bronz tenli, çıplak ve aptal kadınlar onlara daha cazibeli geldiği için, sevgiyi, aşkı tarihe gömüp, kadın-erkek ilişkisini arz talep meselesine dönüştürdükleri için, değişimleri “kaç on yıl oldu” diye adlandırılan kadınlar; Osmanlı kadınlarından tabii ki çok daha faklı. Erkekler madem bu kadar çok Osmanlı kadını, “Türk köylü kızı tazeliği”, “kadın gibi kadın” arıyor, o zaman neden şimdinin (kadından bile saymadıkları) kadınlarıyla birlikte oluyorlar? Erkekler öncelikle bu söyledikleriyle aykırı hareketlerde bulunmamayı öğrenmeliler. Önce gönlülerini eğlendirip sonra da Osmanlı kadını bulup evlenmek istemeleri kendilerini kandırmalarından başka bir şey değil. Kadınlar da sandıkları kadar aptal değil.

Eğer erkekler gerçekten, Osmanlı kadını, “kadın gibi kadın” isteselerdi, boyalı, süslü, çıplak kadınların cazibelerine kapılmadan etraflarına bakmayı bilselerdi, işte o zaman gerçek kadını görebilirlerdi. Ama bu, şimdinin erkeklerinin işine gelmiyor. Tam bir "istemem yan cebime koy" durumu hakim. “Kadın gibi kadın” arayan, boyasız, abartıdan uzak, akıllı kadın arayan erkeklerin şikayetleri sadece kalplerinde kalıyor. Beyinleri, bedenleri, zaafları onlara hükmettiği sürece de böyle olacak. Duygularını kontrol edemeyen, zaaflarına yenilen erkeklerin oluşturduğu bir toplumda da kadınlardan erkeklerine "kadın" gibi davranmalarını beklemek aptallık olur. Önce erkek "erkek" gibi davranacak, kadınına sahip çıkacak, zaaflarına yenilmemeyi öğrenecek, arz-talep meselesini ortadan kaldıracak ki daha sonra kadın da piyasa malı olmadığını hatırlayıp “kadın gibi kadın” olacak.

Bakmasını, görmesini bilene “kadın gibi kadın” her zaman bulunur.
Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az…

Can Yücel'in tabiri ile "olmuyor beyler, olmuyor!!!"

GÜLCAN YAĞMUR

2 Haziran 2009 Salı

VE SON PERDE ÇARESİZLİK...


Yükü Ağır Yolcuyum,
Yaşım Kadar Yorgunum,
Bir Ses Ver, Ey Kader,
Boynum Bükük Bekliyorum.



Fotoğraf ve Yazı: Gülcan Yağmur

YALNIZLIĞIN YOLDAŞI YAŞLILIK...


Hayatın Yükü Omzumda,
Ellerimde Çürümüş Gençliğim.
Ve gidiyorum;
Yorgun, Ürkek, Kırılgan...
Yanımda Gençliğimden Bir Parça...



Fotoğraf ve Yazı: Gülcan Yağmur

YALNIZLIK...


Köhne Yalnızlıklarımın Şahidi...
Benim Kadar Yalnız,
Benim Kadar Eski.



Fotoğraf ve Yazı: Gülcan Yağmur

29 Mayıs 2009 Cuma

Hoş Geldin Hayat, Hayatıma ve Hoş Geldim Hayat, Hayatına

Ş... R..... F....... E..... ; Bundan sonra sizlerle ve hayatla buluşacağım, beni yeniden var edceğine inandığım bir sayfa. Bu sayfanın Şiir Resim Fotoğraf Erişim sayfası olmasını amaçladım ve tüm sanatları bir araya getirebilmenin, birbirleriyle her zaman bir bağ içerisinde olduklarını gösterebilmenin ŞEREFİNE diyebilmek için bu ismi kullandım. Sayfamı ziyaret edenlere şimdiden hayatıma hoş geldiniz diyorum.

Ve ŞeReFE kapılarını açıyorum...