Susmanın ne demek olduğunu bilemezsin.
Susmak görülmemektir, duyulmamaktır,
var olmamaktır susmak; ölmektir.
Kimse öldüğünü bile fark etmemiştir oysa. Mezarının yanına gelip anlatırlar dertlerini, sıkıntılarını. Her anlatışta biraz daha serpilir üstüne ölü toprakları ve gün geçtikçe artar üzerindeki ağırlık. Buna rağmen, üzerindeki tonlarca ağırlığa rağmen bağırırsın, haykırırsın sesini duymaları için, toprağın altında hala nefes alabildiğini anlamaları için
ama kimse duymaz sesini. Çığlıkların işitilmez olur.
Gerçekten anlamak isteyen biri çıksa, sevgiyle sarılabilse sana ve başını toprakla örtülü göğsüne yaslayabilse o zaman duyacaktır sesini.
Üzerindeki toprağı kazıyacaktır elleriyle, sabırla . Belki 1 gün belki 1 ay belki de 1 sene boyunca kazımak zorunda kalacaktır ama sonunda ulaşacaktır emeline. Kurtaracaktır seni üzerindeki tonlarca ağırlıktan, toprağın altından, ölümden…
Seven biri, gerçekten seven, anlayan biri ama…
Yoksa başka türlü mümkün değildir o toprağın altından çıkman.
Başka türlü mümkün değildir yeniden konuşman.
Toprağın altına gömülmedikçe bilemezsin ölmeyi,
sessizliği susmadan bilemeyeceğin gibi.
7 Şubat 2010 / 23.00
...
8 Şubat 2010 Pazartesi
7 Şubat 2010 Pazar
ÖVÜNÜN ESKİ DOSTLARIM
Övünün yarattığınız eserle eski dostlarım, övünün...
Dinlemek yerine anlatmayı seçen, anlamak yerine hep anlaşılmayı seçen dostlarım; övünün yarattığınız eserle, hayattan kopardığınız sevinçle...
Yıllarca anlattıklarınızı dinlettiğiniz, anlattıklarımı dinlemediğiniz için sustu dilim ve sustukça kayboldu sevinçlerim. Anlatamadıkça sevinçlerimi içime gömdüm, gömdükçe kayboldum. Paylaşmayınca heyecanlar da hüzünler de anlamını yitirdi. Yıllarca içimde biriktirdiğim çöplükte çürüdüm. Artık hayattan bir zevk alamıyorum, alsam da hissettiremiyorum, heyecanlanmamı, konuşmamı bekleyen insanlara kendimi sunamıyorum. Susuyorum içimdeki çöplükle beraber. En önemli anları da en basit anları da anlatmaya isteğim yok artık, hatta olanları göremiyorum bile. Karşımdaki biri konu açmadıkça anlatacak hiç bir şey bulamıyorum. Sıkıcı, ne istediğini bilmeyen, ne yapmak istediğine dair bir fikri bile ortaya koyamayan biri oldum. Eskiden "seninle olmak keyif verici" diyenler artık "yanında olmaktan sıkılıyorum" diyor ve ben hala susuyorum. Susmayı hiç öğrenmemeliydim, asla öğrenmemeliydim, sizin kadar bencil, sizin kadar anlayışsız olmalıydım. Oysa bu güne kadar hep gurur duymuştum kendimle, sizin gibi bencil olmadığım için. İnsanlara anlayışlı davrandığım, empati kurabildiğim için gurur duymuştum ama bugün, bugün nefret ettim kendimden sıkıcılığımı tokat gibi yüzüme vuran o sözlerden sonra, nefret ettim sizden...
Artık bencil olma vakti geldi, konuşma vakti geldi,
saçmalayarak da olsa, düşünmeden de olsa, alay edilmek pahasına, kalp kırmak pahasına konuşma vakti geldi. Madem hep kötüler kazanıyor
artık kazanma vakti geldi.
“Derdin derdim olsun, savaşın savaşım… İstersen gel beraber susalım ama bırak mutsuzluk kanlı gözyaşlarıyla kaleminde kalsın biz mutlu olalım. Ben seni sessizliğinle sevdim.” diyen kişi bile artık benimle birlikte susmaktan sıkıldıysa, savaşım savaşı değilse, kendime karşı kendi savaşımı başlatma vakti geldi demektir.
Kendimi yendiğim gün, hayattan zevk aldığım ve zevk aldığım şeyleri paylaşabildiğim gün (ki bunun için paylaşabileceğim bir dosta ihtiyacım var yine ama bu sefer dinlemeye hazır olan bir dosta “susma” diyen bir dosta ve inanıyorum ki o dost beni anlamaktan vazgeçse de hala yanımda) bir yandan bencilliğime sevinirken bir yandan da beni sevindiren, mutlu eden şeylerin, başkalarını mutlu etmekten geçtiğini unuttuğum için nefret edeceğim kendimden. Yine ve hep nefret edeceğim. Sonunda kendimden nefret etmeyeceğim bir yol bulabilsem keşke, keşke eski “ben” olabilsem. Keyifli, eğlenceli, hayat dolu, insanları güldüren ama daha az duygusal daha az dinleyen ve başkalarının derdini kendine dert edinmeyen yani aslında yeni bir “ben”; konuş ama dinleme, dinle ama anlama, anla ama üzülme. “Boş ver” de gitsin herkes gibi, gül geç yaralarına, onlarla birlikte kanama, ağlama sakın ama sakın ağlama onlarla, onlar için ağlama. Zeki ol, kurnaz ol, mantıklı ol ama asla duygusal olma...
Bakalım yeni “Ben”i kimler sevecek!!!
7 Şubat 2010 / 22.07
...
Dinlemek yerine anlatmayı seçen, anlamak yerine hep anlaşılmayı seçen dostlarım; övünün yarattığınız eserle, hayattan kopardığınız sevinçle...
Yıllarca anlattıklarınızı dinlettiğiniz, anlattıklarımı dinlemediğiniz için sustu dilim ve sustukça kayboldu sevinçlerim. Anlatamadıkça sevinçlerimi içime gömdüm, gömdükçe kayboldum. Paylaşmayınca heyecanlar da hüzünler de anlamını yitirdi. Yıllarca içimde biriktirdiğim çöplükte çürüdüm. Artık hayattan bir zevk alamıyorum, alsam da hissettiremiyorum, heyecanlanmamı, konuşmamı bekleyen insanlara kendimi sunamıyorum. Susuyorum içimdeki çöplükle beraber. En önemli anları da en basit anları da anlatmaya isteğim yok artık, hatta olanları göremiyorum bile. Karşımdaki biri konu açmadıkça anlatacak hiç bir şey bulamıyorum. Sıkıcı, ne istediğini bilmeyen, ne yapmak istediğine dair bir fikri bile ortaya koyamayan biri oldum. Eskiden "seninle olmak keyif verici" diyenler artık "yanında olmaktan sıkılıyorum" diyor ve ben hala susuyorum. Susmayı hiç öğrenmemeliydim, asla öğrenmemeliydim, sizin kadar bencil, sizin kadar anlayışsız olmalıydım. Oysa bu güne kadar hep gurur duymuştum kendimle, sizin gibi bencil olmadığım için. İnsanlara anlayışlı davrandığım, empati kurabildiğim için gurur duymuştum ama bugün, bugün nefret ettim kendimden sıkıcılığımı tokat gibi yüzüme vuran o sözlerden sonra, nefret ettim sizden...
Artık bencil olma vakti geldi, konuşma vakti geldi,
saçmalayarak da olsa, düşünmeden de olsa, alay edilmek pahasına, kalp kırmak pahasına konuşma vakti geldi. Madem hep kötüler kazanıyor
artık kazanma vakti geldi.
“Derdin derdim olsun, savaşın savaşım… İstersen gel beraber susalım ama bırak mutsuzluk kanlı gözyaşlarıyla kaleminde kalsın biz mutlu olalım. Ben seni sessizliğinle sevdim.” diyen kişi bile artık benimle birlikte susmaktan sıkıldıysa, savaşım savaşı değilse, kendime karşı kendi savaşımı başlatma vakti geldi demektir.
Kendimi yendiğim gün, hayattan zevk aldığım ve zevk aldığım şeyleri paylaşabildiğim gün (ki bunun için paylaşabileceğim bir dosta ihtiyacım var yine ama bu sefer dinlemeye hazır olan bir dosta “susma” diyen bir dosta ve inanıyorum ki o dost beni anlamaktan vazgeçse de hala yanımda) bir yandan bencilliğime sevinirken bir yandan da beni sevindiren, mutlu eden şeylerin, başkalarını mutlu etmekten geçtiğini unuttuğum için nefret edeceğim kendimden. Yine ve hep nefret edeceğim. Sonunda kendimden nefret etmeyeceğim bir yol bulabilsem keşke, keşke eski “ben” olabilsem. Keyifli, eğlenceli, hayat dolu, insanları güldüren ama daha az duygusal daha az dinleyen ve başkalarının derdini kendine dert edinmeyen yani aslında yeni bir “ben”; konuş ama dinleme, dinle ama anlama, anla ama üzülme. “Boş ver” de gitsin herkes gibi, gül geç yaralarına, onlarla birlikte kanama, ağlama sakın ama sakın ağlama onlarla, onlar için ağlama. Zeki ol, kurnaz ol, mantıklı ol ama asla duygusal olma...
Bakalım yeni “Ben”i kimler sevecek!!!
7 Şubat 2010 / 22.07
...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)